Avrupa Bir Zamanlar İslamı Sevdi 1/2

Avrupa’da başörtüsü yasaklanmadan önce Hristiyan Aristokratlar, dönemin trendine uyarak  İslam inancını benimsiyor, isimlerini Abdullah ya da Muhammed olarak değiştirip, camiye gidiyorlardı.

GettyImages-138586591 (1)crop
Avrupa’da özellikle Ahmediye mezhebine mensup müslümanlar ilgi çekiyorlardı.

Yüksek minaresi ve soğan biçimindeki Babür mimarisinden esinlenilmiş kübbesiyle Berlin’in Güneybatısında bulunan Wilmersdorf Camiisi, inşa edildiği 1920’deki gibi sapasağlam duruyor. Ancak camiinin içerisi, bulunduğu şehir gibi değişime uğramış.

Bugün camii sessiz bir yer. Çoğunluklu bilgi merkezi amacıyla kullanılıyor: Bazen okul öğrencileri gruplar halinde geziler düzenliyor ya da ”dinlerarası” toplantılar yapılıyor. Weimar Cumhuriyeti döneminde manevi kültürlerarası etkileşimin merkezi olan Wilmersdorf Camii, o şaşalı günlerinden çok uzakta.

Ä°lgili resim
Wilmersdorf Camii-Berlin

Britanya’nın kontrolündeki Hindistan’lı Ahmediye tarikatı mensupları tarafından inşa edilen camii, 1920’lerde felsefi tartışmaların yapıldığı bir yer olarak çeşitli çevrelerden kalabalıkların ilgisini çekti. Tartışmalar, ”yaşam ve inanç arasında giderek belirginleşen farklılıklar; Avrupa’nınn geleceği; ve bütün insanlığın geleceği” gibi başlıklardan oluşuyordu. Birinci Dünya Savaşının neden olduğu hayal kırıklığı, Hristiyanlığın sorgulanmasına sebep oldu ve her yaş kategorisinden çok sayıda Alman, modern ve rasyonel, aynı zamanda da ruhani olabilecek alternatif inançlar aramaya başladı. Arayış içindeki Almanlar, Wilmersdorf Camii’ndeki felsefi sohbetlere katıldılar ve bazıları bu sayede İslamı seçti.

Bir Zamanlar Avrupa

Aşırı sağ partilerin burka ve minarelerin yasaklanmasını talep ettiği, nüfusunun yarısının İslam hakkında olumsuz görüşlere sahip olduğu bugünün Almanya’sında, bu görüntüleri hayal etmek bile oldukça garip karşılanabilir. Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasındaki zaman diliminde İslami entelejiyansiyanın Almanya’da gelişmesi ve yayılmasını sağlayanlar sadece Güney Asya’lı öğrenciler ya da Batı’da yaşayan Müslüman Doğulular değildi, hayatın her alanından İslama geçen Almanlar da etkili olmuştu.  İslam, 1970’lerde açık görüşlü solcular arasında kültürlerarası ve hatta egzotik, ruhani bir inanç olarak kabul ediliyordu. Bunu anlamak Budizmin 1970’lerde Kalifroniya’da nasıl ve ne kadar yayıldığına bakmak yeterli olacaktır.

ahmadiyya ile ilgili görsel sonucu
Bazi İslam alimleri tarafından heretik olduğunu iddia ettiği Ahmediye Mezhebi takipçileri

İslama yönelik açıklık ve yakınlık sadece Almanlar arasında yaygın değildi. 20. yüzyılda Batı ülkelerinde ilk müslüman cemaat ve kurumlarının oluşmasından sonra Hollanda ve Britanya’da da İslamı benimseyenler oldu. İslam ve Batı değerleri arasındaki zamanla yeşeren ve gelişen soğukluk, açıkça düşmanlığa dönüştüğü için bu önemli dönem neredeyse unutulmuş durumda.

Avrupa’da İslam hakkında yapılan nuanslı tartışmaların önemli bir parçasını, hala İslam’ın Avrupa’nın kültürel ve politik yaşamı için yeni, yabancı ve dikenli bir fenomen olarak tehdit oluşturduğu düşüncesi kaplıyor.  Ancak geçmişe baktığımızda durumun tam tersine İslam inancına yönelik ”merak” kaynaklı toplumsal olumlu yaklaşımın söz konusu olduğu görülüyor. Bu dönemde Avrupalılar eğzotik doğu dinlerinden birine deneyimliyor ve hükumetleri de dinin mensuplarına hoşgörü hatta yardımcı olmaktan geri kalmıyorlardı: Laik Fransız Devleti Müslümanlar için gösterişli camiler inşa ederken, İngiltere ve Fransa’yla karşılaştırıldığında Almanlar en çömert delet olarak öne çıkıyorlardı. Geçmişteki örnekleri incelediğimizde, bugün Batı-İslam arasındaki ilişkinin alışık olduğumuz gibi olmadığını görüyoruz.

Avrupa’da İslam’ın Benimsenmesi

İslam inancını benimseyen Yahudi, gay filozof Hugo Marcus, İslam’ın Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı sonrası geçici bir fenomen olmayacağını, Avrupa geleceğinin nasıl olacağına dair başlattığı tartışmalarla göstermişti. 1880 yılında doğan Marcus, felsefe eğitimi için gittiği Berlin’de Wilmersdorf Camiinin faaliyetleri için çalıştı. 1925 yılında Asyalı mülteci çocuklarına özel verirken İslam’ı seçen Marcus, adını Hamid olarak değiştirdi. Moslemische Revue makalesinde Goethe, Nietzsche, Spinoza ve Kant gibi filozofların düşüncelerin İslam’ın Avrupa’daki varlığıyla harmanlayan Marcus, ”yeni insan”ın İslam fikrinin de yardımıyla yaratılacağını savundu.

Gelecekteki ideal insanı tanımlamak amacıyla kullanılan ”yeni insan” kavramı, popüler olduktan sonra(belki de popülerleştirenlerdir) geniş bir siyasal sprektrumda kullanım buldu: Sovyetler Birliği, Faşist İtalya, Nazi Almanya vs. Marcus’a göre İslam, Yahudi ve Hristiyanlığın halefi ve ”gelecekteki insan” oluşturmak için kayıp parçaydı.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: